Peygamberimizin Tâif Yolculuğu, Taşlanması, Şefkati, Duası ve Addas’ın Müslüman Olmasına Sebep Olan Besmelesi.

Vivid close-up of green palm leaves with sunlight filtering through, capturing the essence of tropical nature.
Okuma süresi: 4 dakika

PEYGAMBERİMİZİN TÂİF YOLCULUĞU, TAŞLANMASI, ŞEFKATİ, DUASI VE ADDAS’IN MÜSLÜMAN OLMASINA SEBEP OLAN BESMELESİ.

 
Dr. Vehbi KARAKAŞ

Peygamberimizin amcası Ebu Talip ölünce, Kureyş’in Rasulullah’a (sav) eziyeti şiddetlendi. Hem inanmıyorlar ve hem de her gün artan bir şiddet ve eziyetle Peygamberimizi rahatsız ediyorlardı. Belki beni daha iyi anlayan ve inananlar çıkar düşüncesiyle Hazret-i Rasul (sav), yanına Zeyd b. Harise’yi alarak Mekke’den Tâif’e gitti.[1]

Taif, Mekke bölgesinde yer alan önemli şehirlerden biri idi. Arap halkı o günlerde tatil için en çok Tâif beldesini tercih ediyordu.[2]

Peygamberimiz, Tâif’lilerin İslâm’a girmelerini umuyordu. Ne hazindir ki Tâif’tekiler, Mekke’dekilerden de daha beter çıktı. Peygamberimiz, oraya varınca Sakîf kabilesinin ileri gelenlerinden üç kardeşe uğradı. Onları İslâm’a davet etti. Onlardan biri alaylı bir şekilde: “Allah senden başka birini bulamadı mı da seni peygamber olarak gönderdi”, dedi. Diğerleri de ona destek verdiler. Peygamberimiz umduğunu bulamayınca orayı terk etmek için harekete geçti. Fakat onlar, Peygamberimizi rahat bırakmadılar. Ayak takımlarına emrederek Peygamberimizi taşlattılar. Peygamberimizin ayakları kan içinde kaldı. Rasûlullah’ı korumaya çalışan Zeyd’in de başı taşlardan nasibini aldı ve yaralandı. Tâif’lilerin bu maddî ve mânevî eziyeti, Hz. Peygamber’in (sav) bir bağa girmesine kadar devam etti. Bu bağ, Kureyşli Utbe b. Rebîa ve kardeşi Şeybe’nindi. Allah’ın Rasulü (sav) dinlenmek için girdiği bağda yorgun ve bitkin bir vaziyette ellerini kaldırdı, emsali olmayan bir sadakat ve ihlasla halini Rabbine şöyle arz etti:

“Allahım! Kuvvetimin zayıflığını, insanlar tarafından hor ve hakir görülüşümü sana havale ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Zayıfların ve çaresizlerin Rabbi sensin, benim de Rabbim sensin. Beni kimlerin eline bırakıyorsun? Bana kaba ve sert davranan uzağa mı, yoksa bana üstün kıldığın yakın düşmana mı? Eğer Sen bana dargın değilsen, ben bu başıma gelen eziyet ve işkencelere aldırmam. Ancak Senden gelecek bir himaye ve koruma elbette benim için çok daha büyük bir lütuftur. Öfke ve gazabına uğramaktan; karanlıkları aydınlatan, dünya ve ahiret işlerini düzene koyan Zâtı’nın nuruna sığınırım! Sen benden razı olursan, ben bu acıların, yorgunlukların hiç birine aldırmam. Sadece Sana sığınır ve Senin rızanı dilerim. Senin kuvvet ve kudretinden başka kuvvet ve kudret yoktur!”[3]

Tâif’lilerin bu işkencesi ve Rasulullah’ın (sav) bu içli duaları üzerine Cenâb-ı Hak, Cebrâil (aleyhisselâm) ile  Dağlar Meleği’ni gönderdi. Melek:

“‒Ey Muhammed! Kavminin Sana ne dediğini Cenâb-ı Hak işitmekte ve ne yaptıklarını görmektedir. Ben Dağlar Meleği’yim. Ne emredersen yapmam için Allah Teâlâ beni Sana gönderdi. Ne yapmamı istiyorsun? Eğer dilersen şu dağları onların tepesine indireyim.”[4] dedi.

Bu imkân kime verilir de karşısındaki düşmanlarını yerle-bir etmez? Ama Hz. Muhammed (sav) öyle yapmadı. O öfkesini değil, şefkatini harekete geçirdi:

“‒Hayır, ben Cenâb-ı Hakk’ın onların nesillerinden sadece Allâh’a ibadet eden ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayan kimseler getirmesini dilerim.” buyurdu.[5]

Onun (sav) bir duası da şu idi: “Allah’ım! Kavmime sen doğru yolu göster, çünkü onlar (kimi taşladıklarını) bilmiyorlar.”[6]

Yine bir gün kendisinden, Müslümanlara zulmeden müşriklere lânet etmesi istendi. O: “Hayır, dedi, ben lânetçi olarak gönderilmedim, âlemlere rahmet olarak gönderildim.” buyurdu.[7]

İnanmayanlara bir sözüm var: Böyle bir peygambere taş atmak, eza ve cefa etmek şöyle dursun, yolunda kurban olunur. Ayıp ediyorsunuz, iki cihanın cennetinden kendinizi mahrum ediyorsunuz? Bir sözüm de Müslümanlara: Sizin Peygamberiniz inanmayan düşmanlarına bu şefkati gösterirken; siz, Müslüman kardeşlerinize bu şefkati ve hürmeti göstermezseniz nasıl onun safında yer alacaksınız ve nasıl onun şefaatine nail olacaksınız?

Hicaz bölgesini adam eden, 23 sene gibi kısa zamanda medeniyete kavuşturan Hz. Muhammed (sav) Efendimizin bu şefkat yüklü güzel ahlakı ve bu duaları oldu. Şayet biz Müslümanların bugün ahlakı ve duaları da böyle olsaydı değil Hicaz bölgesinin şehirleri, bütün dünya insanlığı İslamiyet’e teslim olurdu.

PEYGAMBERİMİZİN HIRİSTİYAN ADDASI MÜSLÜMAN ETMESİ

Peygamberimiz bir taraftan bu kaba ve vahşi insanların alçak tavırlarına muhatap olurken, bir taraftan da bağda bir hizmetkârın ikramıyla karşı karşıya idi. Bu hizmetkârın adı Addas’tı. Peygamberimizin içinde bulunduğu bağın sahipleri, Peygamberimizin başına gelenleri görmüş ve acımışlar, hizmetçileri Addas’ı bir tabağa üzüm koyup misafirlere götürmesini istemişlerdi. Addas isteneni yaptı. Hz. Peygamber üzümü yemeye başlamadan önce “Bismillâh” dedi. Bu durum, Addâs’ın dikkatini çekti ve:

-Bu sözü buralarda söyleyen yoktur, siz kimsiniz, dedi Addas. Peygamberimiz ona:

-Sen nerelisin, dedi. Addas:

Ben Ninova’lıyım ve Hıristiyan’ım. Peygamberimiz:

-Demek sen Yunus bin Metta’nın memleketindensin.

-Sen nerden tanıyorsun onu?

–“O benim kardeşim ve O, Allah’ın peygamberiydi. Ben de Allah’ın peygamberiyim” deyince konuşmalardan etkilenen Addâs eğildi, Peygamberimizin başını, ellerini ve ayaklarını öptü ve orada Müslümanlığı kabul etti.[8] Şimdi bize de şöyle demek düştü:

Dünya ve ahiret cennetinin anahtarları elinde olan Hz. Muhammed (sav), Tâif’e gitti. İtibarlı sayılan ve sanılan adamlar nasip alamadı. Devlet kuşu bir hizmetkârın başına kondu. Onun adı Addas’tı. Addas Müslüman oldu. Bu dünyanın hizmetkârları, imanları sayesinde ahiretin paşası ve padişahı oluyorken, bu dünyanın ahlaksız ve imansız ağaları-paşaları da ahiretin sefilleri ve dilencileri durumuna düşeceklerdir.[9]

Hz. Muhammed (sav) niçin bu eza ve cefalara sabretti? Çünkü O biliyordu ki bu şiddet ve acılardan sonra bir ferahlık, bir zafer gelecek. O inanıyordu ki her zorluktan sonra bir kolaylık vardır.[10] Nitekim öyle oldu. 23 sene gibi kısa bir zamanda şirk ve küfür yerini Tevhide, karanlıklar yerini aydınlığa, şiddet yerini merhamete, zulüm yerini adalete, vahşet yerini medeniyete, cehalet yerini ilme, savaş yerini barışa, düşmanlık yerini kardeşliğe, nefret yerini sevgi ve saygıya bıraktı. Asır, Kur’an’la ve Hz. Muhammed’le (sav) saadet asrı oldu. Bir nimete şiddetle ihtiyacı olan kişi, o devirde: “Bendense bu nimete kardeşim, komşum daha layık”, diyerek o nimeti başkalarına gönderme olgunluğuna kavuştu. Nerde o asır, nerde o insanlık, nerde o medeniyet, nerde o devlet, nerde o millet?  

Çağımızın, adam olması için Hz. Muhammed’i (sav) örnek alan insanlara ihtiyacı var. O zaman ne ağlayan Gazze’li, ne ağlayan Türk, Kürt, Arap, Acem kalır! Ne zalim olur ne de mazlum. İstemez misiniz devriniz böyle bir devir olsun? Öyleyse ey ülkemin insanları, ey dünya insanlığı! Kaybedecek zamanınız yok. Derhal Hz. Muhammed’e (sav) ve onun getirdiği Kur’an’a dönünüz. Kaybettiğiniz erdemleri ve güzellikleri onlarda bulacaksınız.


[1] Bkz. Karaman, Hayrettin, Topaloğlu, Bekir, Arapça Okuma ve Eski Metinler Kitabı, 125.

[2] Bkz. https://www.milliyet.com.tr/egitim/taif-nerede-hangi-ulkede-taif-sehri-hakkinda-bilgiler.

[3] Bkz. Bkz. Karaman-Topaloğlu, aynı yer, 125-126; ayrıca bkz. İbn Hişam, es-Sîre, II, 61-62; Belâzurî, Ensâb, I, 237; İbn Esîr, el-Kâmil,I, 607.

[4] Bkz. Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 7; Müslim, Cihâd, 111.

[5] Bkz. Aynı yer.

[6] Buhari, Enbiya, 37

[7] Bkz. Müslim, Fedâil, 126; Tirmizî, Deavât, 118.

[8] Karaman-Topaloğlu, aynı yer.

[9] Bkz. A’raf,

[10] Bkz. İnşirah, 

Diğer Makaleler