GEZDİM, GÖRDÜM, YAZDIM
Dr. Vehbi KARAKAŞ
İngiltere’den yazıyorum. İngiltere… Burada dünyanın hemen hemen her ülkesinden gelmiş insana rastlarsınız. Kimi siyah, kimi beyaz, kimi sarı… İngiltere, Müslüman olmayan bir Avrupa ülkesi… Topraklarında açıktan ezan okunmaya izin yok, ama Müslümanların çeşitli binaları cami edinmelerine de engel olunmamıştır. Farklı İslam ülkelerinden gelen Müslüman gruplar cami olarak belirledikleri mekânlarda çok rahat ve huzur içinde ibadetlerini yapabilmektedirler.
İngiltere’nin gördüğüm şehirlerinde cadde ve sokakları olabildiğince temiz, yapılaşması düzenli…Cadde boyu dizilmiş binalar çoğunlukla hep aynı seviyede. Arsaların kullanımında, binaların inşasında israf yok. Şehrin caddelerinde sağlı-sollu park etmiş, yolu daraltmış arabalara rastlayamazsınız. Çünkü arabalara park için ayrılmış yerlerin dışında park etme izni yok. Halı gibi tabiatı, göklere ser vermiş asırlık ve bakımlı ağaçları, temiz, çokça geniş piknik alanları ve gölleri var İngiltere’nin. Fakat piknik yapılan yerlerde çevreyi kirleten bir madde, hoşlanılmayan bir manzara görmek mümkün değil. Gözünüzün bakmakla sınırlandıramadığı genişlikte ekilmiş buğday tarlaları gördük bu ülkede. Londra’yı anlatmak için başlı başına bir makale, o da yetmez, bir kitap lazım… Cambridge’i gezerken kendimi adeta müzeleşmiş bir şehirde veya şehirleşmiş bir müzede buldum. Cambridge şehri, meşhur Cambridge üniversitesi, eski ve muntazam binalarıyla tarih, kültür ve medeniyet kokuyor. Küçük şehirlerinden biri dedikleri İpswich’te bile asırlar önce çok para ve emek sarf edilerek yapılmış birbirlerine yakın çok kilise görmektesiniz.
İngiltere’nin cadde, sokak ve parklarında sürüler halinde gezen başı boş kedi ve köpeğe rastlayamazsınız; ama evinde kedi barındıran, elinde köpek gezdiren çok insana rastlarsınız. Genellikle sükûnetin hâkim olduğu İpswich’te insanlar, tanımadıkları insanlara tebessüm etmeden, “thank you, sorry=teşekkür ederim, afedersiniz” demeden geçmezler. Onların bu davranışı, Peygamberimizin, tanıdığına-tanımadığına selam ve tebessüm tavsiyesinden ilhamını almış bir nezaket kuralı gibi geldi bana. İngiltere devleti, her milletten şu veya bu sebeplerden dolayı ülkesine gelmiş ve oturma izni almış yabancılara ve onların çocuklarına yardımlar yapmakta, iş ve eğitim imkânları sunmaktadır. Devletin herkese eşit şekilde ulaştırdığı sosyal yardımdan dolayı İngiltere’de dilenen yok gibi. Tek tük rastladıklarınız da ya uyuşturucu müptelası ya da akıldan yana problemi olan ve sokağı mesken tutan kişilerdir.
Bu hal bana, Müslümanların halifesi Hz. Ömer’le alakalı bir anekdotu hatırlattı. Hz. Ömer (ra), Medine sokaklarında birinin dilendiğini görmüş, hayrete düşmüş. İslam’ın hâkim olduğu topraklarda dilenen fakir olmaması için gereken tedbirler alınmış olmasına rağmen, acaba bu zat neden dileniyordu? Hz. Ömer derhal inceleme başlatmış, bir zamanlar vergisini veren Yahudi bir iş adamı olduğunu, ters giden bazı özel sebeplerden dolayı bu hale düştüğünü öğrenince dinine ve milliyetine bakmadan o adamı hilafet makamına aldırıp işini kuruncaya kadar o insana maaş bağlatmıştır.
İngilizler hakkında zaman zaman: “Bunların geçmişleri bozuk. Bunların üzerinde zulmettikleri, sömürdükleri mazlum milletlerin ahı ve göz yaşı var. Bunların yaptıkları iyilikler menfaatleri icabıdır.” Gibi sözler duymuş olsam da bu duyduklarım, orada gördüğüm güzellikleri anlatmama engel olamadı. Bir de şunu unutmayalım: İngiltere’de ve gayr-i müslim diğer ülkelerde görülen güzellikler, gayr-i müslim bilim adamlarının ortaya koyduğu buluşlar, onların kendi hünerleri değil, o güzellikler ve buluşlar, Allah’ın onların eliyle ve aklıyla insanlığa ikram ettiği ürünlerdir. Allah akla o kabiliyeti vermeseydi hangi insan ne tür bir buluş ortaya koyabilirdi? Onlarda ki güzellikleri alkışlamakla biz, aslında Allah’ın güzelliklerini, cemalinin tecellilerini takdir edip alkışlamış oluyoruz. Balı yerken arıya değil, arıyı bal makinesi olarak yaratan Allah’a şükrettiğimiz gibi.
İngiltere şehirlerinde özellikle de Ipswich’te İslam ülkelerinden gelmiş, 20-30 yıldır burada yaşayan unutamayacağım çok kıymetli şahsiyetlerle ve misafirperver insanlarla karşılaştım. Bu şahsiyetler içinde hem işinin patronu ve garsonu hem de fikir teatisinde bulunulabilecek çapta insanlar gördüm. Bu insanların içinde öyleleri vardı ki beni bulunduğum yerden sık sık alıyor, güzel yerleri gezdirdikten sonra güzel mekânlarda sohbet ve muhabbet meclisleri oluşturuyor doyurucu müzakerelerden sonra getirip misafir olduğum yere bırakıyorlardı. Onların bu ilme düşkünlüğü her türlü takdirin üstündeydi. Önce sizi dinliyorlar, ortaya atılan fikirler ne kadar yüksek ve derin olursa olsun onları alıyorlar, anlıyorlar analiz edip güzelce yorumluyorlar, sonra size bir ayak verip yeni bir fikrin müzakeresine zemin hazırlıyorlar. Bu insanlar, bir o kadar da saygılı, nazik ve mütevazı insanlardı. Bize bu nimet ve hizmeti lütfeyleyen Allah’a sonsuz şükür ve şükranlar sunuyor, bizi davet eden, bu hizmet ve nimetlerin ikramında rol üstlenen misafirperver dostlara da teşekkürler ediyorum. Rabbim yâr ve yardımcıları olsun. Allah Teala’nın bu arkadaşları vesile etmesiyle biz, İngiltere’de kaldığımız süre içinde zaman zaman kilise temsilcileriyle ve Amerika’dan gelmiş Evancelist misyonerleriyle de görüştük. Bu görüşmelerimizde onlara son din İslamiyet’in ve son peygamber Hz. Muhammed’in (sav) özellik ve güzelliklerini anlatmaya çalıştık. Özetle onlara dedik ki: Size iki büyük peygamberin iki büyük mesajı var. O iki peygamberden biri Hz. İsa, biri de Hz. Muhammed’dir. Selam olsun onlara. Hz. İsa (as) Hıristiyan âlemine: “Ben, benden sonra gelecek olan “ahmed” adındaki bir peygamberin müjdecisiyim” [1]Saff, 61/6 demiş ve herkesin ona uymasını istemiştir. Hz. Muhammed’in (sav) mesajı da şu: “Eğer ehl-i kitap yani Hıristiyanlar ve Yahudiler bana ve benim Allah tarafından getirdiğim İslamiyet’e inanırlarsa iki ücret alacaklardır. Biri kendi din ve peygamberlerine inanmanın ücreti, biri de İslamiyet’e ve Hz. Muhammed’e (sav) inanmanın ücreti.” [2]Bkz. Buhari, İlim, 31; Müslim, İman, 241; Tirmizî, Nikâh, 25.
Bu ve benzeri mesajlarla karşımızdaki muhataplarımızı nezaketle İslamiyet’e davet etmiş olduk. Bize düşen güzel tohumu, güzel yere ve güzel bir şekilde Rabbimin lütfuyla serpmekti. Tutturmak, habbeyi kubbe yapmak, taneyi başağa çevirmek, çekirdeği meyveye dönüştürmek Allah’ın işidir. Allah bana ve benim gibi bütün Müslümanlara faydalı ilim, İslâm’ı yaşama ve incitmeden anlatma aşkı, Müslüman olmayanlara da hidayet ve İslâm’la şereflenme nasip eylesin. Selam ve sevgilerimle.