ANTALYA UÇAĞI, YANIMDAKİ GENÇ VE BEYİN JİMNASTİĞİ
Dr. Vehbi KARAKAŞ
Antalya uçağındayım. Aldığım davet üzerine konferans vermek üzere Isparta’ya gidiyorum. Yanımdaki koltukta bir genç oturmakta. Selamlaştık, tanıştık. Kısa bir sohbetten sonra genç, benim yazar ve ilahiyat fakültesi hocası olduğumu öğrenince sevindi.
Uçağımız yeterli irtifayı kaydettikten sonra çantamdan kalem ve kâğıt çıkardım. Aklıma gelenleri unutmayayım diye kısa kısa not etmeye başladım. Yanımdaki genç sordu:
-Bağışlayın ve kusura bakmayın abi, neler yazdığınızı merak ettim?
Ben de dedim:
-Akşam Isparta’da konferansım var, aklıma gelenleri not ediyorum. Bunun üzerine genç:
-Bir iki notunuzu ve düşüncenizi eğer sakıncası yoksa benimle paylaşır mısınız, ben de nasibimi almış olayım, belki bir daha buluşamayabiliriz.
Gencin bu hevesi ve cesareti hoşuma gitti. Zaten ben de içimdeki düşüncelerimi bütün cihana duyurmak istiyordum. Yunus’un mısralarını okumaya başladım:
“Ayak idik, baş olduk, Kuru idik, yaş olduk,
Kanatlandık, kuş olduk, Uçtuk elhamdülillah.”
Gencin adı, Tahir’di.
-Bu mısralar bana hangi düşünceyi verdi biliyor musun Tahir?
-Buyurun efendim.
-13. Yüzyılın yarısı ile, 14. Yüzyılın ilk çeyreğinde (1240-1320) yaşayan, uçak görmeyen ve uçağa hiç binmeyen Yunus, uçağa binmiş gibi böylesine samimi ifadelerle Allah’a hamd ve şükranlarını dile getirir de, uçağa binen ben, beni uçağa bindiren Allah’a hamd etmezsem, şükretmezsem ayıp etmiş olmaz mıyım, bu bir nankörlük olmaz mı Tahir? Bu benim uçağa ilk binişim değil ama, her binişimde bunu düşünürüm. Tekrar tekrar elhamdülillah derim. Gördüğünüz gibi şu anda da bunu yapıyorum ve bunu düşünüyorum. Ben bunlarla meşgulken siz de bunu fark ettiniz ve düşüncelerime ortak oldunuz. Bu duyarlılığınızdan dolayı size de teşekkür ederim.
Tahir, estağfirullah, diyerek mahcub bir eda, edepli bir seda ile söze girdi:
-Ne kadar güzel, ama bunları hiç düşünen yok, hocam, dedi. Ben de:
-Evet, yazan, çizen ve konferans veren çok, ama bunları düşünen, düşündüren yok denecek kadar az, dedim. Halbuki insanın bütün derdi bu olmalı. Allah o kadar güzel ayarlamış ki, kâinat bir an dahi ınsana hizmet etmekten geri durmuyor. Her şey insanın iyiliği için seferber edilmiş. Madem her şeyin derdi insandır; öyleyse insanın derdi de Allah’a şükür olmalı, namaz olmalı, Onun rızası için çaresizlere çare, dertlilere derman yetiştirmek olmalıdır.
Allah Teala ne büyük ikram sahibi! Bizi yoktan var etmiş, bir damla su haline getirmiş, anne rahmine göndermiş, dünyaya çıkarmış. Karada gezdirmekte, denizde yüzdürmekte, şimdide havada uçurtmaktadır. Yunus başımızdan geçen bu serüveni yukardaki dizelerle özetlemiştir. Ben de Yunus’un mısralarından ders çıkararak kavuştuğumuz bu nimetleri hatırladım. Boş oturacağıma yolculukta yapılması gereken dualarla beraber Allah Teala’ya minnet ve şükran borcumu böylece dile getirmeye çalıştım. Uzun mesafeleri sağlık ve saadet içerisinde geçtiğimiz için de yine Yunus’un şiirinin kalan kısmıyla:
“Şu karşıki dağları, Meşeleri, bağları,
Sağlık, Safalık ile, Geçtik elhamdülillah.”
diyerek hamdimi ve şükrümü Allah’a takdim ettim.
BU BİRİNCİ NOTUM, İKİNCİ NOTUM DA ŞU: Bir atasözümüz vardı Tahir: “Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur.” derlerdi, dedim, sustum. Maksadım, Tahir’in iyice merakını uyandırmaktı. Nitekim Tahir hemen atıldı:
-Şimdi bu değişti mi hocam?
-Hayır, değişmedi ama, herhalde ben bunu akşam konferansımda değiştireceğim, dedim. Gülüştük.
-Nasıl, dedi.
-“Sağlam vücut, sağlam kafada bulunur.” diyeceğim, dedim ve izah ettim: Bir insanın kafası sağlam değilse, o insanın vücudu sağlam olur mu? Olmaz. Onun için ben diyorum ki: Sağlam vücut, sağlam kafada bulunur. Sağlam kafa da sağlam ve hakiki imanla olur.
Eğer bir insanın kafasında sağlam ve hakiki iman yoksa kafası sağlam olmaz. Kafası sağlam olmazsa, bedeni sağlam olmaz. Bedeni sağlam olmayanın da rahatı ve huzuru olmaz.
Sağlam iman, insana sağlam tefekkür yaptırır. Sağlam tefekkür de, kâinatın bir sofra şeklinde insana takdim edildiğini, bunun da kâinat büyüklüğünde bir şükrü gerektirdiğini, bu zikrin, bu şükrün ve bu fikrin kalbi ve beyni rahatlattığını söyler. Bu operasyonlarla da beden sağlıklı yaşar, genç ve dinç kalır. Bunun içindir ki, kalbin ve aklın yaratıcısı olan Allah: “Dikkat edin! Kalpler, (akıllar) ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” [1]Ra’d, 13/28 Buyurmuştur.
Sevdiklerinden birisini kaybeden adama taziye için gidenler, “Başın sağ olsun” diyorlar. Adamın başında iman yoksa veya imanı sağ değilse böyle bir baş sağ olsa ne olacak? Böyle bir baş, yani imansız bir baş, başa beladır. Üzüntüyü eksiltmez, artırır. Musibetin içindeki rahmeti, kahrın içindeki lutfu göremez. İmansız bir baş o başı yer, bitirir. Onun için “başın sağ olsun”, demek yerine “imanın sağ olsun”, denilmeli ve Allah’a imanı hatırlatan sözler söylemeliyiz. Mesela hüküm Allah’ındır. Ölümü de hayatı da yaratan odur. Ölenler, yeni ve ebedi bir dünyaya gidiyorlar. Biz de onların gittiği yere gideceğiz. İmanımız ve salih amellerimiz sayesinde Allah’ın lütfuyla cennette toplanacağız. Hasret ve firkat bitecek, orada ebedî vuslatın keyfini ve sefasını süreceğiz, diyerek, sabrı tavsiye ederek kederlinin imanına kuvvet vermeliyiz. Veya başındaki imanı diriltmeye çalışmalıyız.
Şimdi bedene jimnastik yaptıranlar çok, gayr-i meşru eğlencelerle düşünceyi öldürmeye çalışanlar çok, ama kafaya yani beyne jimnastik yaptıranlar o kadar çok değil. Elinde imkân ve iletişim aracı bulunanlar, düşünceyi öldürenlere değil, düşünce ve inancı, dürüstlük ve güzel ahlakı diriltmeye çalışanlara kuvvet vermeleri gerekir.
Beyne jimnastik yaptırmak lazım. Beynin jimnastiği tefekkürdür. Tefekkür dinimizde ibadettir. Hatta Hadisde “Tefekkür gibi ibadet yoktur.” [2]El-Müttekî, Ali, Kenzü’l-Ummal, 16/121 denilmiştir. Çünkü tefekkür bize nerden geldiğimizi, nereye gittiğimizi ve bu dünyaya niçin getirildiğimizi hatırlatır, imanla ve ibadetle yaşama fırsatı verir. Dinin ölçüleriyle yaşatır. Bu da bize iki cihan huzuru kazandırır. Onun içindir ki Kur’an ve Sünnette tefekkür övülmüş ve şiddetle tavsiye edilmiştir. İşte uçakta bana not aldıran da bu tefekkürdür. Tefekkür de ilimle olur, ilim de çok okumaya bağlıdır. Kur’an’ın ilk emri de zaten “oku”dur.
ÜÇÜNCÜ NOTUMA GELİNCE O DA ŞU:
Allah “oku” demiş ama, “yaratan Rabbinin adıyla oku” [3]Alak, 96/1 diyerek bütün okumaların kendi adıyla okunması gerektiğine dikkat çekmiştir. Çünkü belasız baş, huzurlu kalp, sağlıklı beden, terörsüz bir ülke, adaletli yönetim, ekonomik rahtlık, dürüstce çalışma bu tür okumalara bağlıdır.
Biz bu beyin jimnastiğini yaparken bir de baktık ki Antalya hava alanındayız. Genç arkadaşımın memnuniyetine diyecek yoktu. Karşılıklı şükran duyguları içinde o Alanya’ya, ben Isparta’ya gitmek üzere vedalaştık.
Uçaktaki beyin fırtınasını Ispartadaki konferansımda da sürdürdüm. Beyinlere jimnastik yaptırmaya devam ettim. Kur’an’ın inişinin hangi inkılaplara sebep olduğunu anlattım. Konferans çok hoş, çok akıcı ve feyizli geçti. Dinleyenlerden birçoğu bizzat yanıma gelerek tebriklerini bildirdiler. Dualar ettiler. 70 yaşlarında bir dinleyicimin peş peşe sıraladığı şu duasını hiç unutamadım:
-Hocam, Allah ağzını bozmasın, Allah sana aile problemi yaşatmasın, Allah senin sağlığına ve ömrüne bereket versin, hiç paran tükenmesin.
Bu dualarıyla beni çok memnun eden o gönlü temiz insana sordum:
-Neden özellikle bu dört madde, bu dört dua? Şöyle cevap verdi:
-Hocam, eğer bu çeşit problemlerin olursa sen bu kadar güzel konferanslar veremezsin. Bu problemlerin olmaması için dua ediyorum. Dua ediyorum ki hep bu konferansları vermeye devam edesin. Ben de ona teşekkürlerimi arz ettim ve hep dualarımın arasında olacağını söyledim.
Rabbimden de bu mübarek vakitte şunu istedim ve istiyorum: Allahım! Beni ve sevenlerimi Seni zikreden bir zikirmatik, Sana şükreden bir şükürmatik yap. Hepimizi, Sana bütün varlığı ile teslim olmuş bir itaat ve ibadet makinesi haline getir. Hep Seni analım, hep seni anlatalım. Allahım! Beni ve sevenlerimi sevdiklerinin arasından ayırma! Hepimizi maddî ve manevî virüslerden, görünen ve görünmeyen şeytanların şerrinden koru! Âmîn.