SUSUZLUKTAN ÇATLAYACAK HALE GELMİŞ, HUZURA HASRET GÖNÜLLERE BİR BARDAK SU!

Okuma süresi: 3 dakika

SUSUZLUKTAN ÇATLAYACAK HALE GELMİŞ, HUZURA HASRET GÖNÜLLERE BİR BARDAK SU!

Dr. Vehbi KARAKAŞ

Bu makaleyi böyle görün, böyle alın, böyle sunun lütfen. Böyle görürseniz etrafınızdakilere sağlıklı olmanın, huzurlu ve mutlu yaşamanın formülünü vermek gibi büyük bir iyilik yapmış olursunuz. İşte o makale şu: Âlemlerin yaratıcısı ve yöneticisi olan Allah Teala buyuruyor:

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ

“Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin. Ancak bu şekilde (her türlü zarardan kurtulmuş ve her türlü kötülükten) korunmuş olursunuz.” [1]Orijinali için bkz. Sözler, üçüncü söz.

İbadet, ne büyük bir ticaret ve saadet; ibadetsizlik ve günahlar, ne büyük bir zarar ve felâket olduğunu anlamak istersen şu hikayeyi dinle: Bir vakit iki asker, uzak bir şehre gitmek için emir alır, giderler. Yol ikileşir. Orada bulunan bir adam onlara der: “Şu sağdaki yol, zararsızdır. O yoldan giden yolculardan onda dokuzu büyük kâr eder ve rahat görür. Soldaki yolun ise faydası yoktur. Tam tersi o yolda giden on yolcudan dokuzu zarar görür. Hem ikisi, kısa ve uzunlukta birdirler. Yalnız bir fark var ki düzensiz olan sol yolun yolcusu çantasız, silahsız gittiği için göstermelik bir hafiflik ve yalancı bir rahatlık görür. Askerî bir disiplin altındaki sağ yolun yolcusu ise ihtiyacı kadar erzak dolu bir çanta ve her düşmanı yenecek kadar mükemmel bir silahı taşımaya mecbur olduğundan o da erzakı ve silahıyla beraber gider.”

O iki askerden biri, o adamın sözünü dinledikten sonra inanır, sağa gider. Erzağın ve silahın ağırlığını omuzuna alır, birazcık zahmet çeker, ama kalbi ve ruhu, binlerce manevî ağırlıktan ve korkulardan kurtulur.

Sol yolu tercih eden nefer ise asker olduğunu unutur, uyması gereken kaide ve kurallara uymaz. Taşıması gereken erzak ve silahı bir tarafa atar, böylece cismi ağırlıklardan kurtulur fakat kalbi ve ruhu altından kalkamayacak ağırlıkta manevî minnetler ve korkular altına girer, ezilir. Hem herkese el açan bir dilenci, hem her şeyden, her olaydan titrer bir vaziyete düşer. Nihayet varacağı yere ulaşır. Ulaşır ama, orada da âsi ve kaçak muamelesi görür.

Askerlik nizamını seven, çanta ve silahını omuzuna alan ve sağa giden nefer ise kimseden minnet almayarak, kimseden korkmayarak kalp ve vicdan rahatlığı ile gider. O da hedeflediği şehre kavuşur. Orada, vazifesini güzelce yapmış namuslu bir askere yakışır bir mükâfat görür. İşte ey insan! Bil ki o iki yolcudan biri Allah’ın kanununa uyan ve ibadet eden insandır; diğeri de Allah’a isyan eden, heva ve hevesine uyan insanlardır. O yol ise hayat yoludur ki ruhlar âleminden gelip kabirden geçer, âhirete gider. O çanta ve silah ise ibadet (beş vakit namaz) ve takvadır. Allah’ın emirlerine uymak, yasaklarından uzak durmaktır.

İbadetin bir görünen ağırlığı var, bu doğru. Fakat manasında öyle bir rahatlık ve hafiflik var ki tarif edilmez. Çünkü kul, namazında: اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der. Yani “İnanır ve şehadet ederim ki Allah’tan başka yaratıcı ve rızık veren yoktur. Zarar ve menfaat, onun elindedir. O hem Hakîm’dir, hikmetsiz ve faydasız iş yapmaz.. Hem Rahîm’dir; iyiliği ve merhameti çoktur.” İşte kul böyle inandığı için her yerde ve her şeyde bir rahmet hazinesi kapısı bulur, dua ile o kapının tokmağına dokunur. Hem her şeyi, Rabbi olan Allah’ın emrine boyun eğmiş görür, o da Ona sığınır, dayanır, destek bulur. Böylece her musibetten korunmuş olur. İmanı, ona tam bir güven verir.

Evet, her iyiliğin kaynağı iman olduğu gibi, cesaretin kaynağı da imandır. Yani Allah’a inanmak ve kulluk etmektir. Her kötülüğün kaynağı imansızlık olduğu gibi, korkaklığın kaynağı da imansızlık ve hak yoldan sapmaktır. Evet, kalbi iman nuruyla aydınlanmış bir kulu, dünyanın tamamı bomba olsa patlasa onu korkutamaz. Tam tersi bu olayı da Allah’ın hârika bir kudreti olarak seyreder, hayretler içinde büyük lezzet alır. Fakat aklı aydın, kalbi karanlık fâsık bir  feylesof ise gökte bir kuyruklu yıldız görse yerde titrer. “Acaba bu serseri yıldız dünyamıza çarpmasın mı?” der, endişelere kapılır. (Bir zamanlar Amerika, böyle bir yıldızdan titremiş, çokları gece vakti evlerini terk etmişler.)

Evet insan, sonsuz şeylere muhtaç olduğu halde, sermayesi hiç hükmünde… (Muhtaç olduğu şeyleri para ile satın almaya mecbur edilseydi, hangi sermaye ile neyi alabilecekti? Havayı mı, suyu mu, toprağımı, güneşimi? Eli mi, ayağı mı, gözü mü, kulağı mı, aklı mı, kalbi mi? Bunları satın almaya hangi servet yeter?) Hem insan, sonsuz musibetlere hedef olduğu halde, iktidarı-gücü hiç denecek kadar az … Âdeta sermaye ve iktidarının dairesi, eli nereye yetişirse o kadardır. Fakat arzuları ve belaları ise, gözü ve hayalinin gittiği yere kadar gider. Bu derece âciz ve zayıf, fakir ve muhtaç olan insana ibadet, tevekkül, tevhid, teslim; ne kadar büyük bir kâr, bir saadet, bir nimet, bir kuvvet olduğunu bütün bütün kör olmayan görür ve anlar.

Bilinen bir gerçektir ki zararsız yol, zararlı yola –on ihtimalden bir ihtimal ile de olsa– tercih edilir. Halbuki meselemiz olan Allah’a kulluk yolu, zararsız olmakla beraber, ondan dokuz ihtimal ile o yolda ebedî bir saadet hazinesi vardır. İman ve ibadetin olmadığı Fısk u fücur yolunda ise –fâsıkın itirafıyla– hiçbir menfaat olmadığı halde, onda dokuz ihtimal ile ebedî cehennemlik olma helaketi vardır. Gözü ve kalp gözü açık bütün otoriteler, bütün ilim adamları bu hususta söz birliği etmişlerdir.

Sözün özü: Âhiret gibi dünya mutluluğu dahi Allah’a imanda, ibadette ve Ona kul ve asker olmaktadır. Öyle ise biz daima iman dairesinde, ibadetle meşgul bir insan olduğumuzdan dolayı Allah’a hamdetmeliyiz ve Müslüman olduğumuza şükretmeliyiz. [2]Bakara, 2/21


Dipnotlar

Dipnotlar
↑1 Orijinali için bkz. Sözler, üçüncü söz.
↑2 Bakara, 2/21

Diğer Makaleler